Mustafa Sağyaşar

25 Mart 1932 tarihinde Adana’nın Tarihi Kız Lisesi binasının hemen yanındaki yerlere denir. Eski Vilayet binası, Askerlik Şubesi ve nehir arasında kalan Türkocağı Mahallesi’nde ileride ismini altın harflerle musikinin duvarlarına yazdıracak olan Mustafa Sağyaşar dünyaya geliyordu.

Fakat Üstat esas doğum tarihinin 25 Aralık 1932 olduğunu ifade ediyor. Zira yakın dostları olan Hikmet öğretmen okula kaydında bir yıl kaybedeceğini ve onun için doğumunu 25 Mart yazılması ona bir yıl kazandıracağını söyleyince doğum tarihi 25 Mart 1932 olarak kayıtlara geçmiştir.

Annesi Bedriye Hanım, Büyükdikili’den. Babası Cemil Bey, Büyüksaat civarındaki buram buram talaş kokan oturakçıların olduğu arastada mobilyacılık yapıyordu.

Cemil Bey, herkes tarafından sayılan ve sevilen bir esnaf olup çok güzel bir sese sahipti. Topluluklarda, “Kevengin Yollarında Çimeydim Göllerinde” türküyü okuduğu zaman dinleyenler sessizlik içinde zevk ile dinlermiş. Bu türküyü okuduğu zaman eşi Bedriye Hanım eşlik ettiği söylenir.  Anlaşılacağı gibi musikişinas anne babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiş.

 İlkokula Debboy Caddesi üzerindeki İnönü  İlkokulu’nda başladı. Sonra İnkılap ve Tepebağ İlkokullarına devam ederek bitirdi. Ortaokulu ise Birinci Ortaokul’da okudu. Birinci Ortaokul sonradan Tepebağ Ortaokulu oldu. 

Mustafa Sağyaşar, ortaokul yıllarında arkadaşlarınla okul dönüşünde Büyük Saat’te saatin hemen yanında kolonya ve plak satan Görsev Plak yeni çıkan plakları teşhir çalarlarmış. Arkadaşları ile gider hem orada yeni çıkmış şarkıları dinler  hem de plak satın alırlarmış.

Münir Nurettin Selçuk,Cevdet Çağla, Safiye Ayla, Ahmet Üstün, Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses gibi sanatçıların yeni plakları çıktığında soluğu Görsev Plak’ta alırlarmış. Şarkıları dinledikleri anda ezberler söylemeye başlayan gençler kendi seslerinin hangi sanatçıya uyduğunu düşünürler o sanatçıyı kendilerine idol olarak seçerlermiş. Genç Mustafa, kendi sesine uygun olarak Münir Nurettin Selçuk’u örnek almış.

Bir gün yeni gelen plaklar arasında Şevki Bey’in “Esir-i zülfünüm ey yüzü mahım” Uşşak şarkısını Münir Nurettin Selçuk plağa okumuştu. Arkadaşları ile bu plağı almışlar ve arkadaşın gramofonunu kaptıkları soluğu bağlar semtindeki bağa gitmişler. Bu güzel şarkıyı 33 defa dinleyip meşk etmişler.  Öyle dinlemişlerki plağın arkasındaki şarkının ismini öğrenmemişler.

Genç Mustafa’nın musiki aşkı başlamış oluyordu. Üstat bu şarkıdan öyle etkilenmiş olacak ki sohbetimizde bu şarkıyı ilk günkü heyecan ve güzellikte terennüm etti.

Esir-i zülfünüm ey yüzü mahım
Gece doğmuş benim baht-ı siyahım
Güzel gün görmeye var iştibahım
Gece doğmuş benim baht-ı siyahım

Üstadın komşuları arasında mektupçu (Vali yardımcısı), komiser, Okat Otobüslerinin sahibi Okat Mustafa gibi şehrin ileri gelenleri varmış. Aralarında toplanır meşk yaparlarmış. 15 günde bir meşk yaparlarmış. Küçük yaştan sesinin güzelliği keşfedilen Mustafa Sağyaşar meşkin önemli solislerinden birisi olmuş.

Komiserin iki kızı da meşklere katılırlarmış. Kızlar, Sağyaşar’dan her meşke yeni bir şarkıya yeni bir şarkıyla gelmesini istemişler. Sağyaşar bunu bir görev gibi kabul etmiş. 15 günde yeni bir şarkı öğrenmeyi kendisine ödev olarak kabul etmiş ve böylelik musiki repertuarını geliştirmiş.

Küçük yaşta sesinin güzel oluşu ve şarkılardaki yorumunun başarısı erkesin ilgisi çekmişti. Udi Tevfik Özşahin’nin ifadesine göre Mustafa Sağyaşar, daha çocuk yaşta iken musikinin ustaları olan Sıtkı Avcı, Galip Ongül, Ali Bakır, Tevfik Özşahin ve Mahmut Soyarslan ile Eski Adliye Binası’nın yanındaki Galip Ongül’ün tabelacı dükkânında meşklere iştirak eder ve en zor TSM şarkılarını icra edermiş. Tevfik Özşahin:

“Mustafa Sağyaşar küçük yaşına şarkıları çok iyi okurdu. Çok iyi bir kulağı ve sesi vardı. Bize şarkılarda eşlik etmesinde hiç zorlanmazdı. Allah ona o yaşta yeteneği vermişti. Babasından kalma yeteneği vardı babası da türküleri şarkıları çok okurdu.”sözlerini bir zat ben dinledim.

Adana Halkevi’ne 1947 yılında başladı. Bu gün her konsere ve tiyatro gösterimine ev sahipliği etmiş olan Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu 1940 yılında Atatürk’ün mimarı Seyfi Arkan (1903-1966) tarafından tasarlanmış olan salon Adana Halkevi olarak yapılmış.

O zamanlar tiyatro bölümünde Ali Şen (Şener Şen’in babası),İlyas Avcı, İzzet Ok ve çok sesi olan Ama Armağan Hanım ile tanışmıştı. Artık musiki ve sanatın içine tamamen girmişti.

Babası Cemil Bey, musikiyi sevmesine rağmen oğlunun müziğe gitmesine razı olmuyordu. Zira o zamanlar “Benim oğlum çalgıcı mı olacak?” diye düşünceler vardı. Babasından zaman zaman gizli olsa gitmeye devam etti. Annesi Bedriye Hanım onu akşamları bekler ve destek olurdu.

Babası yakın arkadaşı olan Mahmut İncirli ile Papazın Bahçesi’ne yakın olan evlerindeki ziyafetlerde hafiften meşk yapılırmış. Bu arada evin genç delikanlısı Mustafa’ya şarkı söyletirlermiş. Cemil Bey, oğlu şarkı söylediği zaman huşu içinde dinler ve güzel yeteneğini parayla ödüllendirirmiş.

Yine böyle bir ortamda Genç Mustafa’ya: “Geçen radyoda Ankara Radyosu’nun ses sanatçıları aradığını duydum. Niçin ona müracaat etmiyorsun” diyor. Bu haberi alan Mustafa, ertesi gün rayonun başına oturmuş. O gün radyoda son anons yapılmış.

Hemen ertesi gün bir dilekçe yazmış ve Ankara radyosuna müracaat etmiş. Radyodan önce gelen haber “Sınava girmeyi hak kazandınız” yazıyormuş.

Bu onun musiki hayatına en önemli adımlardan birisi olmuştu. Sınav tarihine Ankara’ya gitmesinin heyecanı, radyoya girmenin hayalleri ile günler sanki yıl gibi uzun gelmeye başlamıştı. 25 gün sonra haber geldi. Ankara Radyosu Stajyer Sanatçı imtihanına çağrılmıştı.

Bu haberi babasına nasıl anlatacaktı. Babasının karşı olduğunu biliyordu. İçinde alev gibi yanan musiki ateşinini babasına anlatmaya karar verdi. Ve babasına anlatmaya başlamıştı.

Babası Cemil Bey ilk önce oğlunu dinledi ve sonra konuşmaya başladı: “Oğlum sınava gitmen için para veririm ama kazanamazsan geri Adana’ya dönme!”.

O zamanların güzel sesli yağız delikanlısı Mustafa kendine güveniyordu. Fakat babasının da gitmesini istemediğini biliyordu. Zira Cemil Bey olayı düğünlerde şarkı söyleyen, çalgı çalan kişi olacak diye düşünüyordu. Karar vermesi zordu fakat kararı gitmekten yana kesindi. Ağabeyi Hasan Bey sırtını okşadı: “Ben sana her türlü desteği veriyorum. Git yolun açık olsun” demesi onu umutlandırmıştı.

1951 yılında o zamanki imkânsızlıklar ve sorunlar içinde trenle Ankara yolculuğu başlıyordu. Ne olacaktı? Nasıl olacaktı? Belirsizliği içinde Ankara’ya ulaşıldı.

Sınava 190 kişi girecekti. Radyo Müdürü ve Sınav komisyonu başkanı Mesut Cemil’di. Komisyonda şair ve edebiyatçı Ahmet Sevengil, Suphi Ziya Özbekkan, Cevdet Kozanoğlu, Fahri Kopuz,Ruşen Ferit Kam, Muzaffer Sarısözen gibi isimler bulunuyordu.

İmtihan üç aşamada olacaktı. Mustafa Sağyaşar’ın sırası gelmişti. Komisyon bir şarkı söylemesini istediler. Sağyaşar, Lemi Atlı’nın Sultan-ı Yegah şarkısının notalarını verdi ve şarkıyı güzel bir şekilde icra etti.

Andıkça geçen günleri hasretle derinden
Viran oluyor gönlüm ilâhi kederinden

Çok zor dakikalardı imtihanın sonucuna bakmaya korkuyordu. başını iki elinin arasına koymuş babasının söylediği sözler gözünün önünden film şeridi gibi geçiyordu. Ama bir türlü asılan imtihan listesine bakmaya cesaret edemiyordu.

Ankara’ya beraber geldiği arkadaşı Leyla Palay’dan listeye bakmasını istedi. Müracaatta çalışan Ömer Bey’e sorduklarında ismi yok dediğinde sanki dünya başına yıkılmıştı. Necla Hanım, liste baktı ve geldi:

“Tebrik ederim en başta senin ismin var” deyince koşarak listeye bakmaya gitti. Mutlu sona ulaşmıştı. İçi içine sığmıyordu.

Radyoya başlamak için giriş işlemlerini yapmak için Adana’nın yolunu tutmuştu. Babasının ne diyeceğini bilmiyordu ama en azından dönüş vizesini almıştı. Babası “Tebrik ederim” dedi başka söz söylemedi.

Bu sırada radyodan şarkı anonslarından “Mustafa Sağyaşar” ismi yapılıyordu. Babası Cemil Bey bu anonsları dinlerken fikri değişmişti. Zira önceleri şarkıcı olunca düğünlerde ve pavyonda şarkı söyleyecek kişi olarak düşünüyordu. Fakat radyodan yükselen anonslar oğlunun bir radyo sanatçısı olduğuna inanmıştı. Bir müddet sonra Cemil Bey:

“Oğlum ben yanlış anlamışım, seninle övünüyorum” diye oğlunun gönlünü almıştı.

İlk sahne hayatı 1961 yılında Ankara Göl Gazinosu’nda başlıyordu. Radyodaki başarısı sahnelerde devam ediyordu. Göl Gazinosu’ndaki anısını Üstat şöyle anlatıyor:

” Gazinoda ikisi bayan 4 kişilik bir grup vardı. Benden ısrarla ‘Sıra Saçlı Yarimin Can Bahşederken  İşvesi’ adlı parçayı okumamı istiyordu. Bu parça da okuyacağım parçalar arasındaydı ama sırası vardı. Ben inatçıyım o da inatçı. Daha sonra bana peçete altından silahını çekti. Saz grubumdaki arkadaşlar da görüp, hemen o parçayı çaldılar ve ben de okudum.  Bu kişiler bir gün sonra bir sepet çiçekle gelip, özür dilediler…”

Ankara’da Vediya Tunççekiç’in yönettiği koroya gitmişti. Üstat’tan İsmail Hakkı Bey’in Rast Yürük Semai eseri olan “Gülşen-i ezhâr açtı her yana. Nüzhetiyyedir bu kasr-ı dil-küşâ” solo yapacaktı. Bu eseri incelecek olursak manası şöyle: “Türlü çiçeklerin bahçeleri her yanda açtı. Bu gönül açıcı köşkün adı Nüzhetiyye, yani eğlence, neşe, sevinç ve ferahlık yeridir.” Öylede oldu koro kendine neşe, sevinç ve ferahlık verecek günlerin habercisi olmuştu.

Koroda gördüğü Ziraat Fakültesi memuresi Gülten Hanım ile önce arkadaş oldu sonrada nikah  masasında son buldu. Bu evlilikten Ayşe, Cemil ve Kerem dünyaya geldi.

Duyguların kaleme döküldüğü ve güfte olduğu, güftelerin notalarla süslenip nağmelere döküldüğü musikimizde onlara hayat veren sanatçılarımız vardır. Bu sanatçılarımızdan en önemlilerinden biri de Mustafa Sağyaşar’dır.

Besteleriyle tanıdığımız Sadi Hoşses çok titiz bir müzik adamıydı. Senede birkaç konser verirdi. “Gönül Telimizi Titretenler” programı için Üstat ile bir araya gelmişlerdi. Sohbet anında Sadi Hoşses , Sağyaşar’a dönerek:

“Mustafacığım çalıştırdığım koroda <Sabret Gönül> şarkısını okudum. Öğrencilerim bana<Çok güzel bir eser ama Mustafa Sağyaşar daha güzel okuyor> dediler”

Üstat, alçak gönüllüğünü bir kez daha göstererek Sadi Hoşses’e:

“Ya olur mu Hocam bu eseri yaşayarak bestelediniz. Siz daha güzel okursunuz” dedi. Hemen Sadi Hoşses’ten cevap geldi:

“Sen bu şarkıya özel bir yorum veriyorsun. Ben de dinlerken haz duyuyorum”

Gerçekten şarkının serbest bölümlerinde yorum çok önemliydi. Mahur makamındaki şarkının besteleniş şekli Düyek usulü olup geçkiler olması her sanatçının okumaya cesaret edeceği eser değildir. Karacaoğlan’a ait olan şarkının sözleri de aynı güzelliktedir.

Çocukları ile aynı sahneyi paylaşıyor.