Sıtkı Avcı

Cemal Oranda’nın “Atatürk’ün Uşağı İdim” kitabındaki bilgiye göre Sıtkı Avcı, çok defa Atatürk’ün huzurunda Tambur çalmış ve eşi Vasfiye Hanım ise güzel sesi ile şarkı söylemiş.

Sıtkı Avcı, Baytar Mektebi’ni bitirdikten sonra İstiklal savaşı yıllarında askere alınmış. Yüzbaşı olarak askerlini yapmış. Askerden döndükten musikiye başlamış, öğretmenlik ve yazarlık yapmış.

1951 yılında Adana Musiki Cemiyyeti’ni Mahmut Soyarslan, Galip Ongül ve Ali Bakır ile birlikte kurduğu rivayet edilir. İlk olarak Kuruköprü’de bulunan Körler Musiki Cemiyeti’nde hocalık yaptığı söylenmektedir.

Atatürk’ün yakını M. Rasim Özgen’nin  Adana’lı Sıtkı Bey  adında bir zatın Atatürk’ e mektubu başlığı altında şu hatırasından aldığımız bilgiye göre:

“Atatürk, Adanalı Sıtkı bey adında bir sanatkârdan ve Vasfiye Hanım adındaki eşinden dinlediği bir Yemen Türküsü için şunları söylemiştir:

< O Türküler beni o kadar sarmıştı ki, bir gece de İsmet İnönü’ye dinlettim. Hüngür hüngür ağladı.>

O gece Atatürk, sabaha kadar Sıtkı Beyin tamburundan ve eşinin sesinden dinlediği şarkı ve türkülerin, Ankara ve İstanbul Radyoları’ndan da memlekete dinletilmesini istemiş:

<Sıtkı Beyefendi, gidiniz, İstanbul ve Ankara radyolarında, birer konser veriniz.> demiştir. O sırada Atatürk’ün yanlış anlaşılan bir sözü üzerine yasaklanan Türk Musikisi de yeniden canlanıvermiştir.

Bu arada Atatürk’ün sanata ve sanatkâra verdiği değeri ve gösterdiği sevgiyi şöyle anlatılır.

” Adanalı Sıtkı Bey, daha Atatürk’le tanışmadan önce İstanbul’a geliyor. Türk musikisi üzerine bestelediği şarkılarını, bir plak şirketine götürüyor. Plakçı Türk musikisinin yasaklandığını, radyolardan kaldırıldığını söylüyor. Ve bu eserleri alamayacağını bildiriyor. Bu durumdan aşırı üzüntüye kapılan

Sıtkı Bey, geçirdiği bir buhran anında, Atatürk’e kurşun kalemle ve adi bir defter yaprağına, sitem dolu ağır bir mektup yazıyor.

Bu mektubunda, eski sanat ustalarının fikirlerinden ve bestelerinden örnekler göstererek, Türk musikisini savunmakla beraber, yasaklanmasını ağır bir dille eleştiriyor.

Aradan birkaç gün geçmiş, polis karakolu vasıtasıyla, Sıtkı bey Dolmabahçe Sarayı’ndan çağrıldığını öğreniyor. Düşünülecek olursa, kurşun kalemle, adi bir defter kâğıdına yazılan sitem dolu bir mektup, bunu yazan bir sanatkâr. Atatürk’ün o engin müsamahasına ve sanatkâr sevgisine bakınız ki, bu sanatkârı huzurunda kabul ediyor, üstelik iltifatlarda bulunuyor.

O gece ulu önder Atatürk’ün isteği üzerine yapılacak olan fasıla davet ediyor. Sıtkı Avcı da eşi VasfiyeHanım’la birlikte fasıla katılıyor.

Gece 22.00 sularında Dr. Sıtkı Falay’ın evine gidiliyor. Sıtkı Beyin udu, Osman Pehlivan’ın tambur ‘u ve Sıtkı Beyin eşi Vasfiye Hanım’ın güzel sesi eşliğinde, Rumeli türküleri de araya girerek, coşkulu bir Alaturka müzik ziyafeti veriliyor.

Atatürk, “Bir daha! Bir daha!” diyerek tekrarlatınca, Osman Pehlivan’ın:

 <Paşam siz emredince dinliyorsunuz, ama bunları dinlemek isteyen binlerce insan var!>  yakınmasına, Atatürk:

< Doğru söylersin Osman > karşılığını veriyor.

< Alaturka şarkılardan ben de hoşlanıyorum. Fakat unutmamak gerekir ki, devrim yapan bu nesil, bazı fedakarlıklara katlanmasını bilmelidir! Ancak, milli şarkılara yer verilmelidir. Hemen Radyo evine gidin ve fasıl yapın > diye ekliyor.”

Atatürk’ün yakını M. Rasim Özgen’in yazısından anlaşılacağı gibi, Atatürk’ün sanata ve sanatkâradeğerin önemi ve Sıtkı Avcı’nın radyoda yasaklanan Türk Musikisinin yasağının kalkmasında oynadığı rolün değeridir.

Sıtkı Avcı, aynı zamanda Adana’da ilk musiki derneğini kuran kişidir. Elimizde resmi belgelere olmasa bile diğer Adana’lı müzisyenlerimizin özgeçmişinden aldığımız ifadelere göre 1940’lı yılların başlarında Adana’ya döndüğü ve ölümüne kadar Adana’da Körler Musiki Cemiyeti  ve Adana Musiki Cemiyeti’nde birçok sanatçı ve müzisyenin yetişmesinde emeği büyük olmuştur.

Eşinin ölümünden sonra anısına Hicaz makamında “Hasretle hemşirem gamla yoldaş dı” şarkısını besteledi.

Öğrencisi Tamburi Uğur Türe, Fahri Kopuz’un “Bahar olsa çemenzar olsa” isimli Hisarbuselik şarkısının meyan bölümünün bestesini Sıtkı Avcı’nın yaptığını bir hatırasında anlatmıştır.

Sıtkı Avcı’nın hikâyesini kime anlatsam. “Gerçekten Türk Musikisi yasaklandı mı?” sorusu hemen akla geliyor .  Musikinin yasaklanması rivayeti şöyle:

1934 yılında Gülhane Parkı’ndaki şenliklerde Mısırlı Muganniye ‘den sonra, alafranga müziğe geçildi ve coşkulu müzikle halk doyasıya dans etti. Daha sonra, Eyüp Sultan Cemiyeti öğrencilerinden kurulu ve Kemani Mustafa Beyin (Sunar) Fasıl Heyeti konserine başlandı. Heyetteki sazcılar, kadın olsun, erkek olsun rast gele giyinmişler, böyle seçkin bir toplantıya yakışıksız elbiselerle gelmişlerdi. Bu hal Atatürk’ün canını sıkmıştı.

Atatürk, bir ara Fasıl Heyetinden programlarını istetti. Olmadığını öğrenince üzüntüsü daha da arttı. Fasıl Heyetini zor durumdan kurtarmak için tutup sevdiği şarkılardan bir liste yapıp, sahneye gönderdi.

Listenin başında “Bade-i vuslat içilsin kâse-i fağfurdan” şarkısı vardı. Atatürk, bu şarkıyı çok severdi ve sofrada keyifli zamanlarında kendi sesiyle okurdu. Fasıl Heyeti bu şarkıyı da iyi çalamayınca Atatürk sinirlendi. Konserden sonra mikrofona gelerek şunları söyledi:

“Her zaman, her yerde olduğu gibi bu gece de burada aziz Milletimizle karşı karşıya geldiğim anda büyük bir kuvvetin etkisi altında kaldığımı duyuyorum. Bu kuvvet nedir? Türk halkının, Türk toplumunu meydana getiren yüksek insanların halk kaynaklarından yükselen hislerin, arzuların, heyecanların, hazların bir noktada, bir hedefte, bir gayede birleşmesidir. Bu kuvvetin bu kadar ortaklaşa olabilmesi, O’nun çok temiz, çok asil olduğunu göstermektedir.

Bu gece burada Doğunun en seçkin iki musiki heyetini dinledim. İlk olarak sahneyi süsleyen Mısırlı

Muganniye, sanatkâr olarak başarılı idi. Fakat benim Türk duygularım üzerindeki görüşüm şudur ki, artık bu basit musiki, Türklüğün çok gelişmiş ruh ve duygularını kandırmağa yetmez! Arada medeni dünyanın müziği de işitildi. Bu ana kadar Şark musikisi karşısında uyuşuk duran halk, hemen ayağa kalktı. Hepsi neşe içinde oynadı. Tabiatın icabını yaptı.Türk, yaradılış olarak şen ve satırdır. Eğer Türkün bu güzel hasleti şimdiye kadar fark olunmamışsa, kendisinin kusuru değil, acı felaketlerin sonucudur. Türk milleti işte bunun için gamlı görünüyor. Fakat artık hatalar düzeltilmiştir. Türk milleti artık şen olacaktır!”

Birinci rivayete göre Atatürk konuşmasını bitirdikten sonra musikiyi yasak ettiğini söylüyor. İkinci rivayet ise; Atatürk’ün sözlerinin yanlış anlaşıldığı ve önemin Milli Eğitim Bakanıı Saffet Arıkan Bey’in yanlışdeğerlenmesinden kaynaklandığıdır.

Bu konuda, Prf. Dr.Alaeddin Yavaşça ise 21,11,2005 ve 572 sayılı Aksiyon Dergisi ‘nde Ayşe Adlı ile söyleşide şöyle açıklıyor :

” Atatürk her şeyden önce disiplin ve intizama çok düşkün bir askerdi. Sinirlenerek <Ne bu rezalet, kaldırın şunları.>  diyor. Kaldırın dediği program. Orada bulunan peşin hükümlü monşerlerden iki kişi, isimleri bende mahfuz, dönemin Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan Bey’e “Atatürk Türk müziğinin kaldırılmasını istedi” diye yetiştiriyor.

Böylece radyolarda Türk musikisi icrası yasaklanıyor. Böylece çok sevdiği musikinin batı medeniyetlerinde aranan müzik olduğunu anlatmaya çalıştıkça bazı zihniyetler “musikimiz elden gidiyor” diye feryat etmişler.

Peki bugünkü durum nedir ? Atatürk sağ olsaydı herhalde hala anlatmaya çalışacaktı. Ancak reformanist dönemin bestecileri kısmen de olsa Atatürk ‘ ün arzuladığı musikiye yaklaşmışlardır.